Mülkiye Dergisi

Popülizm ve Yeni Siyaset Arayışları

Mülkiyeliler Birilği’nin yayın organı olan hakemli Mülkiye Dergisi’nin 2017 yılı ilk sayısı çıktı. 41(1) sayılı dergide “Popülizm ve Yeni Siyaset Arayışları” temalı makaleler bulunuyor

Derginin Genel Yayın Yönetmeni Meltem Kayıran, 2017 yılının ilk sayısının yine olağanüstü koşullarda çıktığına dikkat çektiği sunuş yazısında “15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ilân edilen ve sekiz aydır süren Olağanüstü Hal ve bu dönemde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle onlarca dergi, gazete ve basın yayın organı kapatıldı, düşünce ve ifade özgürlüğü ve en temel insan hakları,  özgürlükleri sınırlandı. Ülke çapında hemen her alanda yaşanan hak ihlâllerinin yanı sıra üniversiteler de bu süreçte derin yara aldı; üniversiteyi üniversite yapan akademik özgürlük ve kurumsal özerklik gibi tüm değerler ortadan kaldırılma noktasına geldi. Bugüne kadar 4 bin 504 akademisyen, 1096 yükseköğretim idari personeli, haklarında herhangi bir delil ya da suçlama olmaksızın kamu hizmetinden ihraç edildi.” diyor.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin de bu dönemde tarihindeki en büyük tasfiyeyi yaşadığına dikkat çeken Kayıran”ın yazısının bir bölümü şöyle: “Kanun Hükmünde Kararnamelerle barış imzacısı olan 30’dan fazla akademisyen kamu hizmetinden ihraç edildi; lisans, yüksek lisans ve doktora programlarında onlarca ders hocasız, yüzlerce tez danışmansız kaldı. Mülkiye Dergisi’ne bugüne kadar çeşitli biçimlerde katkıda bulunmuş olan çok sayıda kişi de bu dönemde ya ihraç edildi, ya açığa alındı ya da haklarında yürütülmekte olan soruşturmalarla uğraşmak durumunda bırakıldı. Bütün bunlara rağmen Mülkiye Dergisi’ni, eleştirel düşünceyi susturmaya çalışanlara inat, hakikatin peşinde koşmaktan vazgeçmeyen akademisyenlerin üretkenlikleri sayesinde, kimliğinden taviz vermeden yayınlanmaya devam ediyoruz.”

Tema editörlüğünü üstlenen Zafer Yılmaz ise “Popülizm Çağrısı ve Muarızları” başlıklı yazısı şöyle:

“Popülizm son dönemde hem muarızlarının hem de taraftarlarının gözünde cazibesini bir kez daha ispat etmiş durumda. Latin Amerika’dan Avrupa’ya sağ ve sol yelpazeden pek çok siyasal hareket ve parti popülist olmakla eleştiriliyor ya da popülist bir siyaset izledikleri için övülüyorlar. Popülizmi liberal demokrasi ile karşıtlık içerisinde anlamlandıranlar ve kavrama olumsuz bir anlam atfedenler genelde onun cazibesini ekonomik krize, merkezin çöküşüne, hayal kırıklığı içindeki alt sınıflara veya liberal demokratik sistemin tıkanıklıklarına göndermede bulunarak açıklıyorlar. Popülist cazibenin yanında konumlananlarsa, onun siyasetin ta kendisi olduğunu hatırlatarak, popülizmin siyaseti hangi yollarla kurucu ve antagonist bir şekilde biz/onlar ikiliği üzerinden tariflediğini, toplumun kısmi bir parçasını nasıl ve hangi yollarla halkın inşasının merkezi haline getirdiğini vurguluyorlar. Muarızları için popülizm ne kadar sakınılması gereken bir siyasal ideoloji olarak görülüyorsa, taraftarları için de o kadar siyasetin ontolojisinin merkezinde yer alıyor. Hiç kuşku yok ki popülizm söz konusu olduğunda sosyal bilimlerdeki tartışmaları bu ikilik içerisinde tüketmek mümkün değil; çünkü bizzat popülist siyasetin kendisi ikili karşıtlıklar üzerinden ilerlediği kadar muğlaklıklar ve belirsizlikler de inşa ediyor. Tam da bu yüzden meseleyi analize yönelen pek çok araştırmacı ve bilim insanı her şeyden önce kavramın sahip olduğu muğlaklığı ortadan kaldırmaya çabalayarak yola koyuluyor.

Oysa popülizmin sahip olduğu bu muğlaklık, sadece onun seslendikleri tarafından coşkuyla benimsenmesini sağlamak gibi pragmatik amaçlardan değil aynı zamanda popülizmin çağrısını olanaklı kılan liberal demokrasiye içkin yapısal açmazlardan da kaynaklanıyor. Bu dosyadaki yazıların pek çoğunda belirtildiği gibi popülizm, bir siyasal mantık olarak bizzat mevcut siyasal özneler arasındaki ayrımları hem muğlaklaştıran hem de yeni sınırlar inşa eden stratejileri hayata geçirebildiği ölçüde ve pek tabii ki sabit tanımlardan da kaçınarak başarılı bir siyasal proje haline gelebiliyor. Fakat bu başarıyı olanaklı kılan ve popülizmin çağrısını güçlendiren etmenler liberal demokrasinin tam da kalbinde yatıyorlar ve ona mütemadiyen yeniden ve yeniden musallat oluyorlar. İçinden geçtiğimiz dönem, gerek iktisadi, sosyal ve siyasal yönetimsel teknikler etrafında halkı çözerek, saf ekonomik bir birim olarak yeniden kurmaya çalışan neo-liberal ekonomi politikalarından, gerek siyaseti temsile indirgeyerek halkı de-politize etmeye çalışan siyasal süreçlerden, gerekse de siyaseti hukuka indirgeyerek siyasal çatışmayı ve katılımı sönümlendirmeye çalışan siyasal projelerden kaynaklı olarak, bir kez daha bu açmazların politik anlamının siyasetin merkezine oturduğu bir zamanı temsil ediyor. Hem sol hem de sağ siyasetten pek çok yeni aktör, halkın siyasal gücünü otoriter siyasal projeleri etrafında tabiiyet altına almak için ya da eşitlikçi siyasal hedefler yolunda hâkim siyasal düzeni yerinden etmek için, liberal demokraside halkın “hiçbir şey ama her şey” olmasına yola açan bu açmazları merkeze alarak, bir kez daha “biz halkız” momentini örgütlemeye çalışıyorlar. Aşırı sağ halkı etnosa/millete, sosyal demokrasi halkı kurulu düzene ve devlete indirgerken, sol popülizm bir kez daha halkın çoğulluğu içerisinde siyaset sahnesinde kendini ifade etmesinin siyasal yollarını Bolivya’dan İspanya’ya, Occupy’dan Arap Baharına pek çok yeni form içerisinde arıyor.

Hem umudun hem de reaksiyoner bir tepkinin popülizmin çağrısını sahiplenme çabası, hiç kuşku yok ki onun nötr bir söylem, saf biçimsel bir mantık ya da herkes tarafından kullanılabilir bir siyasal ideolojik çerçeve olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Otoriter siyasal yönelimlerin popülist projeyi sahiplenme çabası, temelde halkın siyasal enerjisini soğurma ve daha derin siyasal eşitsizlik ilişkileri yaratma doğrultusunda olan, araçsal bir tutumdan ve pragmatik amaçlardan beslenirken, sol popülist hareketler halkın kendini ifade etmesinin ve kendini siyasal bir özne olarak kurmasının yollarını hedefledikleri ve yaratabildikleri ölçüde, bu çağrıyı eşitlikçi ve özgürleştirici bir konumdan yeniden seslendirerek, liberal demokrasinin açmazlarını radikalleştiriyor.

Tam da bu nedenle içinden geçmekte olduğumuz bu dönüşüm anında, popülizmin artan cazibesinin nedenlerini olduğu kadar, popülist siyasetlerin kime, hangi amaçlarla ve ne tür ilkeler etrafında çağrı çıkardığını anlamak da her zaman olduğundan çok daha önemli.  Elinizdeki dosya hem popülizme dair kuramsal tartışmalar hem de farklı ülke örneklerinden hareketle bu tür bir izlek çıkarmayı hedefliyor. Yazarlar popülizm üzerine olan kuramsal tartışmaları ve farklı ülkelerdeki popülizm örneklerini ele alırken, kapsamlı, sıra dışı ve titiz akademik çalışmanın örneklerini sunuyorlar. İlk makalede Onur Yıldız popülizm üzerine olan liberal şerhleri ele aldıktan sonra, popüler öznenin dayandığı biraradalığı mümkün kılan duygusal bağlara odaklanarak, hınç ile biçimlenen biraradalık biçimlerine karşı, popülizm ekseninde açık, kapsayıcı ve eşitlikçi biraradalık biçimlerinin mümkün olup olmadığını soruşturuyor. Yıldız, popülizm tartışmalarında ihmal edilen ve verili kabul edilen duygulanımsal boyuta doğru tartışmayı incelikle genişletiyor. İkinci makalede Zafer Yılmaz, popülizm ile demokrasi arasındaki ilişkiye yoğunlaşarak, popülizmin niçin liberal demokrasiye musallat olmuş bir hayalet olduğunu açıklıyor. Makale popülizmin çağrısının, liberal demokrasinin açmazları ile ilişkisini de ortaya koymaya gayret ediyor.

Kuramsal tartışmaları takip eden diğer yazılar da, örnek analizlerinde sıklıkla görülen betimleyicilik hatasına düşmeksizin, tartışmayı farklı ülkelere, hareketlere ve partilere odaklanarak genişletiyorlar. Bu bağlamda hiç kuşku yok ki popülizm tartışması Türkiye açısından da güncelliğini ve önemini oldukça koruyan bir mesele. Bu nedenle dosyanın önemli bir bölümü de bu konuya ayrılmış durumda. Bu bölümdeki yazıların ilki olan “İktidar’da Popülizm” başlıklı makalesinde Mahir Kalaylıoğlu, AKP siyasetinin 2002-2010 dönemini anlamak için “iktidarda popülizm” kavramını kavram işçiliği titizliğiyle inşa ediyor. Kalaylıoğlu daha sonra kavramı operasyonelleştirerek AKP’nin siyasal iktidarını devlet aygıtlarında yerleştirme doğrultusunda çabalarının, iktidarda popülizm kavramı etrafında nasıl anlaşılabileceğini tartışıyor. Kalaylıoğlu’nun ardından Kazım Ateş, bu sefer İslam’ın ve Sünni kimliğin, AKP tarafından kolektif bir halk kimliği inşa etmek için nasıl kullanıldığını ele alıyor. Ateş makalesinde popülizm ve AKP tartışmalarında eksik bırakılan ve yeterince tartışılmayan bu meseleyi, tarihsel ve güncel referanslarıyla kapsamlı bir şekilde serimliyor. Yine bir diğer AKP ve popülizm yazısında Özşeker, AKP söyleminde kolektif öznenin nasıl ve hangi yollarla inşa edildiğini, millet kavramının AKP söyleminde içerdiği çift anlamlılığı merkeze alarak tartışıyor. Özşeker, AKP’nin bu çifte anlamlandırmayla kendisini nasıl yetkinlendirdiğini, bu çifte anlamlandırmaya başvuruyla ve kendini iktidarda ama her daim muhalif olarak konumlandırmak suretiyle hegemonyasını nasıl genişlettiğini, Laclau’nun kuramını takip ederek çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Toygar Sinan Baykan ise, halkçılık ve popülizm arasındaki Türkçeye özgü yapılan ayrımın geri planında, Türkiye’de sosyal bilimlere hakim olan memleketi ikili karşıtlıklar üzerinden anlama ve popülizmi modelden bir sapma olarak görme anlayışının nasıl yattığını gösteriyor. Baykan, hayli geniş bir yazını ustalıkla kat ederken, ana akım ve eleştirel çalışmaların popülizmi bir sapma olarak görmekte neden ortaklaştıklarının izini titizlikle sürüyor. Bu kesimde son olarak Sinan T. Gülhan, 1960’lar Türkiye’sinde gecekondu meselesini, edebiyattan kent araştırmalarına çok yönlü bir sorgulama yaparak, çarpıcı bir şekilde dile getiriyor. Gülhan, gecekondu meselesinin tarihini ortaya koyarken, ezilenlere hâkim bakışı da lirik ve etkileyici bir üslupla makalesinde yansıtıyor.

Türkiye üzerine yazılar aynı zamanda, bizlerin farklı ülke örneklerine göz atmasını, biricik olarak değerlendirileni farklı ülke örnekleri üzerinden yeniden ele almamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu yazıların hemen ardından, Celal Oral Özdemir, İspanya özelinde popülizmin nasıl siyasete yeni bir soluk getirdiğini Podemos özelinde değerlendiriyor. Özdemir, İspanya’nın hikayesinin hem tarihsel arka planını hem de yenilikçi taraflarını yetkinlikle tartışıyor. Selman Saç ise makalesinde dikkatimizi Fransa’ya ve Front National’e çekiyor. Yazar Front National’in radikal sağdan ılımlı neo-popülist sağa çark edişinin hikayesini verirken, yükselişinin ardındaki siyasal bağlama ve Fransa’da siyasal hayatın gelecekte alacağı olası yönelime dair etkili bir analiz yürütüyor. Sinem Uca ise, bu sefer aşırı sağın yükselişte olduğu bir başka coğrafyaya, Finlandiya’ya odaklanarak, Gerçek Finliler Partisi özelinde, radikal sağın kendini AB karşıtı olarak kurarak, geniş kesimlere nasıl seslendiğini tartışıyor. Uca, ulus devleri yeniden sahiplenme girişimi ile Avrupa entegrasyonu projesi arasındaki ilişkiyi, Finlandiya örneğinde kapsamlı bir şekilde gösteriyor.

In memoriam bölümünde ise, Mehmet Fatih Traş anısına Lütfü Uçal’ın yazısına yer verdik. Mehmet Fatih Traş, etik ve akademik bir duruşta sebat etmenin haysiyetli bir hayat sürdürme çabasıyla nasıl temelden iç içe geçtiğini, düşüncenin ve öğrenme çabasının içerisinde yer aldığı toplumsal bağlamlardan, yaşamdan ve parçası olduğu memleketin temel sorunlarından asla kopuk olamayacağını hem akademik çalışmalarıyla hem de gündelik ilişkileriyle ortaya koyan, çok kıymetli bir düşünce insanı. Uçal, barışı, eşitliği ve özgürlüğü, düşünme çabasının merkezine yerleştiren akademisyenlerin ağır bir bedel ödediği bir zamandan geçerken kaybettiğimiz Mehmet Fatih’in, hangi baskılara maruz kaldığını bir dost sıcaklığıyla ve suçluları beyan ederek ortaya koyuyor. Son olarak kitap incelemesi bölümünde, Duygu Türk, Müştereklerimiz kitabını değerlendirirken bizlere yeniden güçlü bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: İnsan hayatının müşterek olduğunu ve vakit kaybetmeksizin hayatı müşterekleştirmeye koyulmamız gerektiğini.  Türk, kitap üzerinden bizleri güçlü bir şekilde, ortaklığı, müştereklik kavramını ve müşterekleştirme pratiklerini yeniden düşünmeye davet ediyor.”

mülkiye411